Acılarımızın Muhatabı Kim?

Bizler, bir bedensel “madde” olarak belirli bir kütleye ve yerçekimi dolayısıyla da bir ağırlığa sahibiz. Bilinçli veya bilinçsiz olarak; yaşamın içinde birçok koşulu kütlemiz ve ağırlığımız dolayısıyla farklı deneyimliyoruz.

Bilhassa “kilo problemi” olan insanların kendi ağırlıkları konusunda daha dikkatli ve düşünceli olduğunu gözlemleriz. Burada kilo problemi derken; kilolu veya çok zayıf olduğunu düşünen insanları kastettiğimin altını çizmeliyim. Ders verirken de sık sık bahsederim, kilolu veya zayıf olduğumuzu düşünmek bizim algımızla ilgilidir, elbette sağlık gereklerince belirli ölçütler ve aşırılık tanımları bulunur; yine de birçoğunu biz yaratmaktayız. Bu yazı boyunca değineceğim kilolu-zayıf sıfatları  kendinilerini bu şekilde tanımlayan insanlara göre betimlenmiştir. Bunların göreceli ve insandan insana değişebilen göreceli algılar olduğunu düşünüyorum.

Önce daha yaygın olan fikirle başlayalım: Kilolu insanların dans etmesi zordur.

Elbette ağırlığımız fazla olduğu zaman bunun bazı dezavantajlarını deneyimleyebiliriz. Öncelikle kendimize dair body image’ımızın (beden algımızın) yargılarla dolu olması muhtemeldir. Yani daha fiziksel gerçekliğe gelmeden, genel yargının zaten “benim hareket etmem zor, güzel görünmüyorum.” veya “Kilo vermek için dans ediyorum.” gibi düşünme sistemlerine takılabiliriz. Yağlarımızdan rahatsız olabiliriz. Kendimizi taşımanın zor olduğunu hissedebiliriz, bedenimizi harekete geçirmek için daha fazla kuvvet uygulamaya ihtiyaç olabilir. Partnerli çalışmalarda ‘yük’ olduğumuzu zannedebilir ve bedenimizi partnerimize bırakmakta güçlük çekebiliriz. Ayrıca uzmanlar eklem ağrıları gibi semptomların da fazla kilodan olduğunu sık sık vurgularlar. Etkileyebilir elbette, ben yine de buraya bir soru işareti koyuyorum. Nedenine birazdan değineceğim.

Gelin görün ki hem eskiden kilo almayı çok isteyip alamayan biri olarak, hem de yüzlerce bedenle çalışmış biri olarak; zayıf olduğunu düşündüğü için dansın kendisine yakışmadığını düşünen insan sayısı azımsanamayacak kadar fazladır. Bu düşünme biçimini Anadoluda daha çok gözlemliyorum. (bakınız: kadın dediğin etli butlu olur)

Kendini fazla zayıf algılayanlarımızın da bir deri bir kemik hissetmek, kemiklerin yerde batmasından şikayet etmek, bilhassa sallamalı titremeli hareketlerde “benim titretecek bir göbeğim yok.” fikri, ‘kadınsı’ olmadığına inanmak, ‘odun’ gibi olduğunu düşünmek… benzeri geri dönüşlerine oldukça fazla rastladım. “Ben kıvıramıyorum.” söylemini en çok zayıf olduğunu düşünen insanlardan duyarız. Yani burada da beden algımızda bir zedelenmeye şahitlik ediyoruz.

Kilolu veya zayıf olduğunuzu düşünmenizin hareketlerinize etkisi büyük. Kendimize dair bu beden algımız üzerine çalışabileceğimiz, emek verebileceğimiz bir konu. Bu konuya başka bir yazı da değinecek olmakla birlikte önce size önemli bir bilgi versem:

 

DANS İÇİN KİLONUZDAN DAHA ETKEN BİR BELİRLEYİCİ OLDUĞUNU SÖYLESEM…

Evet, dans ederken kilonuzdan çok daha önemli bir faktör var. Beni ders verirken bunu defalarca söylerken duymuşsunuzdur.

Ağırlığınız. Bir başka deyişle: Yer çekimiyle ilişkiniz.

Hemen şu alıntıya bir göz atalım. “Hepimiz aşırı derecede kilolu bir insanların etrafta bir kuş tüyü kadar hafif hareket ettiğine şahit olmuşuzdur. Peki ağırlık nereye gitti? Tersine, zayıf insanların bir muhafızcasına odun gibi olduğuna şahitlik ederiz. Where has the weight come from? Bu ağırlık nereden geliyor?

Laban’ın gözlemine göre kimi insan yer çekimine adapte olurken kimi insan yer çekimine direnir.” (Laban for All- Part -Weight)

Bunu sadece Laban söylememiş elbette, yer çekimiyle olan ilişkiye tüm bütüncül bedensel pratikler muhakkak yer verir. Yine beni derslerde defalarca söylerken duyduğunuz üzere: Dünyada olduğumuz müddetçe yer çekimi ile olan ilişkimize çalışmak zorundayız.

Veya bir başka deyişle:

Yer çekimi her daim dans partnerimiz.

Yani kaç kilo olduğumuzdan ziyade ağırlığımızı yere ne kadar teslim edip ne kadar tuttuğumuzla çok yakından ilişkilidir dans etme kapasitemiz. Kilomuz çok fazla olsa da yer çekimiyle olan birlikteliğimiz beden zekamızın ışığında kullanabildiğimizde hareketlerde epey hafif, akışkan ve dinamik olabiliriz. (Bunun önemli etmenlerinden biri de biyotensegrite, buna başka bir yazıda değineceğim.)

Yine oldukça zayıf olup kendimizi çok ağır ve sert bir bedenmişçesine hissedebiliriz. Bu çok fazla gözlemlediğim bir durum olduğu için özellikle altını çiziyorum: Toplum gözünde çok zayıf olarak yorumlanan bir bedenimiz olsa da bizim kendi beden algımız çok ağırmışçasına ve hareket edemiyormuşçasına kilitlenmiş olabilir. Bir sebepten tuttuğumuz ağırlığımız yer çekimine direndiğimiz için bize kat ve kat fazla hissettirebilir, direnç arttıkça uyguladığımız kuvvet artar ve dolayısıyla bir hareket esnasında kaldırdığımız örneğin 50 kilo bir beden değil de bir demirmişçesine zorlanmalar yaşayabiliriz.

Yer çekimiyle ilişkimi nasıl geliştirebilirim?

  • Elbette okuyarak değil, deneyim vasıtasıyla. Yine de bunu okumak zihinlerimizde bir kapı aralayıp bilginin bedene akması için bir deneyime yönelmesine vesile olabilir.
  • Yer çekimiyle ilişkimizi çalışabilmek için muhakkak bedenimizin bu deneyime dahil olması gerekir. Yere uzandığımızda mesela, yere tamamen uzanıyor olsak bile ve yer bizi taşısa bile bedenimizde ne kadar fazla noktayı taşımaya devam ettiğimizi gözlemleyebiliriz.
  • Göbek dansı ya da Afrika dansları gibi danslar; özetle kabilesel danslar yer çekimiyle olan ilişkiyi epey aktif kullandığından prensiplerini deneyebiliriz. Pelvis odaklı çalışmaların büyün bir kısmı yer çekimine büyük bir önem ve özen verir. Hareketler yer çekiminin tersine değil, yere doğru, yer çekiminin derinliklerine doğru akar.
  • Partnerli çalışmalar, birbirine ağırlık vermek ve taşımak gibi egzersizler yer çekimi-partnerim ve benim bedenim üçlemesini idrak etmemize destek olur.
  • Weight shift, yani ağırlık aktarımı gibi gündelik dilde ayaktayken gövdemizi bir sağa bir sola, bir öne bir arkaya kaydırdığımız basit egzersizler esnasında farklı pozisyonlarda ağırlığımızı nasıl taşıdığımızı kavramamıza yardımcı olur.
  • Eklemlerimizi ne kadar sıkıyoruz, kilitliyoruz? Bilhassa dizler, ayakta yaşamaya alışan canlılar olan bizlerin yer çekimiyle ilişkisinde en önemli belirleyicilerdendir. Eklemleriniz rahat bir biçimde hareket etmeyi bulamadıysa, yer çekimini algılamanız ve kullanmanız imkansız hale gelecektir.
  • Tüm bedensel çalışmalar gibi yer çekimiyle ilişkimizi çalışmak da sabır isteyen bir süreçtir. Birden çözmeyiz ağırlığımızı hissetmeyi, ağırlığımızı yere vermeyi, doğru çalışmayla ve zaman vererek pratik ettiğimizde ise çok daha az eforlar çok daha fazla hareket edebildiğimizi ve ağırlığımızı, beden algımızı dışarıdan tanımlamalara hapsetmek yerine kendi hislerimiz doğrultusunda inşa etmeyi öğrenebiliriz.

İranlı bir arkadaşım Farsça’da yer çekimine “cazibe” dediklerini söylediğinde çok etkilendim. Dikeye doğru gitmeye çalışan ve sürekli ilerlemeye odaklı bir sistemde yaşıyoruz. Oysa yer çekiminin cazibesine kapılmak, bedeni yere teslim etmek bilhassa yin/ dişil çalışmalar için vazgeçilmezdir. Yer çekiminin cazibesini tadabilmemiz dileğiyle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir