Bedenimi Nasıl Seveceğim?

Sevme konusunda son zamanlarda daha da fazla artan tekdüze bir algı var.

Spiritüel bilincin yükselmesiyle bizler kendimize daha çok yatırım yaparken; bir yandan bunu idealleştirip olması gerekenler listemizi hazırladık. Daha önce “Kendini Sevmek Bir Hedef Olmalı mı” yazımda da bu konudan bahsetmiştim. Kendimizi sevmek bir hedef olduğu ve hadi şimdi seveyim, sevmeliyim gibi yaklaşımlarda bulunduğumuz sürece kendimizi sevmek yerine kandırmaya devam edeceğiz.

Tanımadığın, iletişim kurmadığın, bilmediğin bir şeyi nasıl sevebilirsin? Bazı bölümlerini reddedip işine gelen bölümlerini onayladığın bir şeyi sevmekten nasıl bahsedebilirsin?

Kurduğumuz ilişkiler hep yarım olduğundan, genelde bir varlığın yarısını seviyoruz. Bize iyi gelen taraflarını.

Çoğumuzun aslında beden algısına erişimi yok; sinir sistemi uykuda, o kadar fazla sadece “zihnimizle” yaşıyor, tasarlıyor ve karar veriyoruz ki başımızdan aşağısının özduyumu (propriyosepsiyon duyusu) aktive olmuyor. Olduğum yerde hiçbir şey yapmama gerek olmadan ben; var olduğumu hissedemiyorsam, dünyaya ayaklarımın altından bağlanmıyorsam; bu müthiş bir aidiyetsizlik duygusu doğuruyor.

Kendinle yetinememek, dünyayla yetinememek, enerjinin hep yukarıya çalışması ve şuan burada olmakta olana bir türlü gelememek… Beden uykuda, hayata karışamıyor, çünkü iç alanını tanımıyor ve iç alanını algılayamadığım bir yeri ben habire sevmeye çalışıyorum. Sadece derimde, dışımda gördüğüm bir maddeyi sevmeye çalışıyorum. Beden sadece saçım, başım, gözlerim, dudaklarım, bacaklarım, kalçam… vs midir? Yalnızca gözle görebildiğim mi benim bedenime aittir? Hayır. Haliyle tam bir sevgi gerçekleşmiyor.

Bedenini dışarıdan sevemezsin ki.

Bedenini imgelerle sevemezsin, sadece cildinin üzerinden sevemezsin.

Sadece tutku odaklı ve tek boyutlu da sevemezsin.

Önce bedeninin içine yerleşmen, bedeninin içindeki duyuları uyandırman, iç alanını, iç hacmini ve kendi iç genişliğini algılaman gerekir. Bu çok soyut yeti, yalnızca ve yalnızca deneyim üzerinden algılanabilinir. Çünkü hareketin içinde biz bedenin kendini nasıl organize ettiğini, içeride nasıl detaylı bağlar olduğunu hissedebiliyoruz.

Bu hisleri ezbere hareketlerle tadamazsın, ezbere hareketler yalnızca mekaniktir ve sadece formdur. Taklitten ibarettir. Taklidin içinde gerçek bağı bulamayız, kendi beden bütünlüğümüzü (biotensegrity) idrak edemeyiz. Bütünlüğümü bulmam için benim de orada olmam; hareketin içinde mevcut olmam gerekir.

Bedenin içine düşmek; yani zihnimizi sakince bedenin içine yönlendirmek elbette bir süreç istiyor. Pek çok alışkanlığımızdan vazgeçip bizi daha basit, sade fakat yerleşmesi zor bir yere götürüyor.

Bedenimizin iç algısıyla yönelmek; su sızdırıp rutubet yapıyor diye binanın dışına habire boya badana yapmayı bırakıp mimarinin tamamıyla, evlerin içindeki odalarla, koridorların incelikleriyle ve binayı taşıyan temelleriyle ilgilenmek gibi. Yani evimizi tanımak. Dışarıdan bakıp “güzel evmiş” dememek, evin içine girmek, oturmak. Yerleşmek. Evin içinde genişlemek, evi içeriden bilmek.

Bilmediğimizi sevmeye çalışmak ise en yorucu çaba.

Bedeninin senin sevgine ihtiyacı yok.

Yalnızca onu “içeriden” tanımanı bekliyor.

Bu olmaya başladığında, sevgi kendiliğinden orada mevcut oluyor.

Varlığı izler sevgi, kendini dışarıdan tanımaya çalıştıkça sınırlarına çarpacak, içine sinmeyecek.

Sen içine yerleşmeye devam ettikçe sen bedenini sevmeye çalışmayı bıracaksın,

Bedenin sana sevginin ne olduğunu öğretecek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir