Bedeninle Kalmak

Son zamanlarda daha da sık; “Şifayı hep zihnimde arıyorum ama bedenimi sürecin dışında bırakıyormuşum gibi geliyor” benzeri cümleler duyuyorum. Belli ki zihnin işlem gücü günden güne artıyor ve önünü alamadığımız bir şekilde baş bölgesinde aşırı aktivasyon; bunun sonucu olarak huzursuzluk, baş ağrıları, gerginlik, neye olduğunu bilmediğimiz bir öfke yaşıyoruz.

Çin Tıbbına göre başımızı serin, karnımızı sıcak tutmalıyız. Bu net anlatım bize; yaşam gücünün merkezi olan karnımızı aktif kullanmayı ve zihnimizi hızla koşturtmaktansa olabildiğince sakin kalmayı özetliyor. Bu denklem günümüzde neredeyse imkansıza yakındır çünkü beynin potansiyelini ne ölçüde kullanırsak kullanalım; yaşam biçimimiz bizi bedenin tamamındansa baş bölgesini çalıştırmaya teşvik ediyor.

Oturduğumuz yerden izlediğimiz videolarla, dinlediğimiz derslerle, düşündüğümüz varsayımlarla, iki gözün görebildikleri ama hissedemedikleriyle hayatı algılama uğraşındayız. Aşağıya aslında istemediği yemekleri veriyor, mekanizmasını anlamıyor ve onu bir nevi uyuşturuyoruz. Bu genelde hareketsizlikte görülür. Hareket halindeki insanda da görülme olasılığı vardır, çünkü bedeni dinlemeden yapılan her hareket de bize zarar verme ihtimali taşır.

Modern toplum insanı olarak hemen hemen hepimiz bir çeşit “hastayız” ve kendi normalimizi arıyoruz. Bilhassa son pandamı süreciyle yaşanan sert dönüşümde ise artık bir normal aramamız gerektiğini kabullenmeye başladık çünkü Freud’un “Uygarlığın bedeli nevrozla ödenir.” sözünün gerçekliğini iliklerimize kadar yaşıyoruz.

Bu uygarlığın içinde nasıl kendimiz olarak kalıp merkezimizden yaşamaya devam edeceğiz sorusu ise kritik. Belirli bir niyet ve hedefi olan çoğu insan yaşama tutanacağı bir dal buluyor ama eğer bu yoksa kaybolunuluyor. Dijitalleşmeyle zihnin gücü iyice arttı ve iç savaşımız bedenimize de yansıyor.

Bir de üstüne bazı kelimeler öğrendik, veya öğrendiğimizi zannettik: “teslim ol” “kabul et” “kendine şefkat göster” “bütün negatifleri iptal ediyorum”…vs vs. Uygulamaya çalıştığımız bu kulaktan dolma cümlelerin baskısı iyice arttı, uygulayamadıkça stres olmaya başladık ve işi ileri götürüp -mış gibi yapmalarımıza yeni bir kulvar ekledik. Teslim ol-muş gibi yapmak, kabul et-miş gibi yapmak, kendine şefkat göster-miş gibi yapmak…

Bütün bu -miş gibi yapmaların bedene ödettiği bedel epey ağırdır.

Çünkü zihindeki idea ile eyleminizin, en derinlerde de duygusal yapınızın uyuşmadığı yerlerde ciddi bir iç savaş yaşarsınız. Hatta çaba göstererek zihindeki idea ile eyleminizi örtüştürebilirsiniz ama duygulanım biçiminizi dönüştürmek başka türlü bir emek isteyecektir.

Aslında neye zihin dediğimizi tam bilmiyoruz, zihni beyne indirgedik ancak zihnin beyinde yaratıldığına dair kesin kanıtlar bulunmuyor. Yani zihni, bedeni kapsayan öte bir algı olarak düşünmek de mümkün.

Yani zihni bedene indirebilir, bedenle zihni ortak bir alan gibi düşünebiliriz.

Böyle olduğunda baş bölgemizi ötekileştirmeyi bırakabiliriz ve eylemlerimizde bedenle düşünme pratiğini geliştirebiliriz.

Bedenle düşünebilmek için bedenin eyleme aktif katılımı; yani düşünceyle karar verilmiş harekettense bedenin söz aldığı alanlar yaratmak yerinde olur. Dolayısıyla doğaçlama çalışmak, belirli hareketlere sıkışmaktansa andaki müzik, ruhsal hal, zemin, birliktelik…vs gibi unsurların bütünüyle bir dans yaratmak işlevseldir.

Zaman içinde bedenimize geri inmemizin önemini daha ciddi bir şekilde anlayacağız, şimdiden yavaş yavaş başlamak geleceğe önemli bir yatırım olur.

Bedeninizle kalın. Beden tek gerçeğimiz olmasa da o bizim büyük bir parçamız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir