Güzelliği Yaşamak

Güzellik meselesine bir bakalım… Bize toplumdan, aileden, kolektiften, geçmişten, medyadan vs. dayatılan birçok güzellik algısı var. Biz bu algıları süzgeçten geçir(e)meden hızlıca içimize alabiliyoruz ve bunun bedende bazı bedelleri olabiliyor.

Aslında güzellik geçmişte de hep konu olan, insanlığın peşinde olduğu bir hedef olmuş. Örneğin; sanat tarihine baktığımızda “güzel” kadın bedenini görürüz genellikle. Türlü türlü kadın bedenleri… İnsanın gözü estetik olarak doyacak ama bir yandan da onu tüketecek görseller aradığından; ben güzelliğin, insanlık tarihinde fazla yüceltmiş bir yeti olduğunu düşünüyorum.

Modern dünyada da durum farklı değil, ciddi bir güzellik algısı bombardımanına tutuluyoruz. Güzelliği bir tüketim nesnesi haline getirdik.

Belirli biçimler ve kalıplar var; eğer bu belirli kalıplara uymuyorsak güzel değiliz gibi anlaşılıyor. Öte yandan güzel olmak zorundayız fikrine de fark etmeden kapılıyoruz.

Güzellik; toplumda bir mekânda ya da bir insanla olan iletişimimizde bizi var eden, güçlü bir silah. Ben güzelsem herhangi bir yere girdiğimde orada kabul edilme oranım artıyor ve güzel olduğum zaman hayatta bazı işler daha kolay, rahat sunuluyor. Güzellik bir lütuf da diyebiliriz; fakat ben kendimi sadece güzelliğim üzerinden var ediyorsam, tek meselem güzel olmaksa, burada ciddi bir kabullenilme ve onaylanma ihtiyacı görüyoruz.

Porno, medya sektörü, her gün rastladığımız reklamlar, çeşit çeşit indirimler… Kısaca bize güzelliği dayatan her uyaran birer algı oyunu. Bunun üzerinden sistemin nasıl bir fayda sağladığından daha önceki yazılarımda bahsetmiştim.

“Ben neye güzel diyorum?” Bu soru üzerine pek düşünmüyoruz, dayatılanı kabul edip ona göre yaşamaya çalışabiliyoruz.

Güzelliğimiz üzerinden var olmaya çalıştıkça bitmeyen bir tüketim sektörüne girmek durumunda kalıyoruz.

Ben varlığımı güzelliğimle onaylıyorsam, orada bir öteki vardır. Güzelliğimin başkasının gözünde onaylanması meselesi. Bir de dünyada sadece benim güzel olacak halim yok, 7 milyar küsur insan var; dolayısıyla devreye kıyas ve yarış meselesi giriyor. Böylelikle bir başkasının güzelliğiyle kendi yetersizlik hissim üzerinden tetiklenmeye başlıyorum.

Güzel olmaya uğraştığımız kadar “olmaya” uğraşsaydık, yetersizlik hissimiz varoluşsal krizlerimiz hafifleyecekti.

Güzellik diğer yandan bizim ölümlü olduğumuz gerçeğiyle aramıza bariyer çeken bir algı. Toplumda ben yaşlandıkça güzelliğim azalıyor diye bir algı var. Benden güzel, genci kıskanıyorum oysa her yaşın olgunluğu, dönemleri, getirileri var.

Eğer dişil enerjimle bağlı değilsem, yaşamı geçip giden bir şey olarak algılıyorum…

Yaşlanma korkum yüzeye çıkıyor.

Biraz klişeleşmiş olan yine de gerçekliğini koruyan “güzellik bakanın gözlerindedir” cümlesine katılıyorum; çünkü biz bakışımızla güzelliği karşılıyoruz. Güzellikle iletişime giriyor, onu gözlemleyerek var ediyoruz. Güzeli kendi filtrelerimizce tanımlıyoruz.

Ben bir güzelliğe bakarken; kendi güzelliğimin bilincinde olarak, o insanın güzelliğinin de ona has olduğunu bilerek baktığımda güzellik onurlandırılır.

Ve ben eğer kendi yeteneklerimle bağlıysam o kişinin de kendi yeteneklerine bağlı olmasına ancak hayranlık duyabilirim.

Güzelliği düşünmek yetmez, onu yaşamak gerekir. Güzel olana zihinle karar vermek bir diğer paradokstur, çünkü güzellik mantık kavranamaz. Bizde hisler uyandırır ve insanlığımıza hitap eder.

İşte bu yüzden dans, güzelliğe dokunmak için en güzel araçtır; dans güzelliği düşünmek değil- onu yaşatmaktır…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir