Kendimizi Google’lamak

 

Uzun zamandır içinde olduğum terapötik paradigma içerisinde kendimizi nasıl tanımladığımıza ilişkin düşünsel motiflerimizi uzaktan izliyorum. Descartes’tan beridir süregelen ve günümüzde geçerliliği nazikçe dönüştürmeye çalıştığımız “Düşünüyorum, öyleyse varım.” söyleminin yankılarıyla kendimizi düşünselliğimiz üzerinden var ediyoruz. Kendimizi daha fazla bilmek adına da didaktik bilgiler üzerinden kendimizi bir nevi “google”lıyoruz. Neyim var benim? Kimim ben? Ne yiyeyim? Ne düşüneyim?
(Gerçi yavaş yavaş kendimizi chatgpt’lemeye de başladık.)

Tek rasyonel düşünce üretebilen hayvan olduğumuza ilişkin genel yargı, bizleri bizi diğer hayvanlardan ayırdığını varsaydığımız özelliğimizi yüceltmeye götürüyor. Ayrıca şu sıralar takip edemediğimiz bir hızla gelişmekte olan yapay zekanın rasyonelliğimize gölge düşüreceğini kestirmek pek de zor değil. Yine de kendimizi anlamak, kendimizi bilmek, yaşamın anlamını bulmak vb. konseptleşmekte olan ideallerimizi; salt düşünsellik ve fikir yürütmek, dahası kitaplardan ya da başkalarının aktardığı bilgileri kesin doğruymuş gibi süzmeden yutuyoruz. Evet “Bilmek, erdemdir.” (Sokrates) ama bilmek nedir?

Bilmek nedir?

Bilme’nin bir olgunun ya da kavramın tanımını zihin yoluyla bilmek, karşılığını sözel olarak ifade edebilmek ve kelimelerle o bilgiye bir sınır çizebilmek gibi gerekliliklerin bütünü olarak algılıyoruz birçoğumuz. Ve sözel bilginin katmanları ne kadar çoksa, o sözel bilgiyi terimlerle ne kadar kompleksleştirebiliyorsak, bilhassa çağımızda büyük bir hızla aydınlanmakta olan bilimsel, nörolojik kavramları ne kadar sık tekrar edebiliyor ve cümlelerimize yerleştirebiliyorsak o kadar biliyor sayıyoruz kendimizi. Evet, kavramlar varlar, tanımlar da öyle, ancak onlar gerçekliğin tek belirtisiymişçesine sıkı sıkı tutunduğumuz kalıplaşan yapılara dönüştükçe içlerinde hapsoluyoruz.

Aslında bir sürece zihnin gereğinden fazla dahil olması o’nu bilmediğimizin en önemli göstergesidir.

Bilgiyi tanımlamak ya da rasyonel olarak anlamak değil de onu daha çok bir hal olarak ele aldığımızda öncelikle zihne indirgenmiş bir kendilikten sıyrılıyoruz. Bilmek bir haldir. Birinin bir konuyu bilip bilmediğini aslında güdüsel olarak üzerimize fırlattığı sözel bombardımandan değil de o konuyu anlatırkenki bedensel ve hissel alt yapısından algılarız. Düşünün ki bir kişi bir bilgiyi aktarırken istediği kadar teorik temellendirme aktarırsa aktarsın ses tonundaki gerginliği ve üstelemeyi sezinliyorsunuz.

Sezgi, öyle insan üstü ve birkaç mistiğe bahşedilmiş bir yetenek değildir; sezgi bizlerin varlığımızı sürdürebilmek için ilk zamanlardan beri yanımızda olan, sadece diline ve dinlemeye aşina olmamızı gereksinen bir tür sinyaldir. Bizler farkında olsak da olmasak da bazen biliyoruz; ancak bildiğimizden haberimiz yok. Ya da bilgi sandığımız kavramın ne olması gerektiğine öylece sıkı sıkıya tutunmuşuz ki, bilsek de yetmiyor, daha fazla bilişsel bilgi talep ediyoruz.

Bilme halini genişletmek

Öncelikle insanın düşünsel, hissel, duygusal, sezgisel, bedensel, ilişkisel, spiritüel, hayvansal… gibi pek çok yanı olduğunu hatırlamak fikirlerle bilme’nin ötesinden bir yerden konumlanmamızı sağlayacaktır. Düşünceler, onları elle tutamasak da bize oldukça gerçek görünürler ve ironik bir şekilde bizlere en somut görünen yanımız düşüncelerimizmiş gibi bir fikre kapılırız. Düşüncelerimiz var, onları duyuyoruz; ve ilginçtir ki genellikle tüm gün bizimledirler.

Aslında bedenimiz de tüm gün bizimledir ancak bedenimiz zihnimiz kadar gürültülü olmamayı seçtiğinden ancak çok spesifik anlarda mesela ağrı, acı, yorgunluk gibi durumlarda bize sinyaller gönderir. Elbette ki bedenimizle temas etme pratiğimiz olan biri isek bu tür durumlara gerek kalmadan da bedenin varlığını gün içinde deneyimleyebiliriz ama genelde beden yaşarken yaşamaya odaklıdır, o yaşar ve bizim onun ev sahipliğinde yaşama katılmamızı bekler. Bu bedeni dünyadaki ev sahibimiz gibi bir metafora yakıştırmak oldukça klişeleşmiş ancak bir o kadar da akıllarımızın anlaması için tanımlayıcıdır.

Beyni zihni üreten organ olarak tanımlamak yaygın olsa da (bknz. Bağlantısallık, Yaşamdaşlık kitabı Türker Kılıç) aslında zihnin beyin tarafından üretildiğine dair kesin bir kanıtımız yoktur. Yani zihnin dokusunu besleyen pekala bedenimizin ya da görmesek de bir parçamız olan varlığımızın tamamı olabilir.

Hissetmek, duygulanmak, sezmek, spiritüel anlamda inanmak, güdülenmek, düşünmek, ön görmek… Tüm bu kavramlar insanlığa dair, günlük hayatta çok kullandığımız ancak ayrımlarını tam olarak yapamadığımız terimler.

Bu terimleri sözel kelimelerle anlatmak oldukça zor, ancak yine de kelimeler yardımıyla belki varlığımızda nerede durduklarına göz atabiliriz.

Bütün bu kavramların ve parçalarımızın bir bütün bilme haline hizmet ettiğini, birinin diğerini beslediğini ve rol dağımlarını onları rahat bıraktığımızda kendi kendilerine halledebildiklerini gözlemleyebiliriz. Tabii ki burada rasyonel düşünce baskın gelmek isteyecektir çünkü en nihayetinde hala düşündüğümüzde var olduğumuza inanıyoruz.

Hala çok bilerek var olacağımıza inanıyoruz.

Belki de bazen “bilmemek, en büyük erdemdir”?

Hadi gelin, sonraki yazılarda bunlara yakından bakalım.

Comments

  • Fulya Beyoglu

    Uzun zamandır Buse yazmıyor demiştim geçenlerde kendi kendime. Mailimde bildirim görünce kahvemi yaptım bitirdim şimdi. Yine çok güzel bir noktaya değinmişsin. Kalemine, emeğine sağlık. Devamını merakla bekliyorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir