Melankoli Kadın mıdır?

Yıllar önce Dörthe Binkert’in Melankoli Kadın’dır kitabını okumuştum. Kitap bizi değerli sınırları düşünmeye itiyor. Mesela; depresyon ve melankoli arasındaki sınırları. “Tıp ve psikiyatrinin genel olarak melankoli ve depresyon arasında bir ayrım yapmaması, kadınlar açısından yıkıcı sonuçlara yol açmıştır.” diyor Dörthe kitabında.

Melankoli, eskiden hastalığa yakın bir tanıma sıkıştırılsa da, melankolimizi yargılamamayı hatta onurlandırmayı düşündüren bir kitap. Kadının doğası gereği melankolik olduğuna ilişkin bazı savunuları var.

Öncelikle üzüntünün, depresyonun ve melankolinin farklarına göz atmak gerekiyor. Üzüntü, bir duygudur. Belirli olaylar karşısında doğal olarak hissedebileceğimiz ve bir insan olarak hayatımızın belli başlı yerlerinde muhakkak deneyimleyeceğimiz bir duygudur. Depresyon, bu üzüntünün kronikleşmesi, üzerine umutsuzluğun eklenmesi ve bazen spesifik bir sebebe bağlı olmayan üzüntü örtüsünün zamana yayılıp ağırlaşmasıdır. Bir nevi yaşam isteğinin, coşkusunun tükendiği yerdir depresyon.

Melankoli ise burada kendini daha şiirsel bir yerde konumlar. Eline kahvesini alıp pencereden yağmuru izleyen, bir yandan arkada hüzünlü aşk şarkısını dinleyen bir insan pekala bu melankolik anından keyif alıyor olabilir. Yani melankoli; sakin, buruk, belki de nötr-boşlukta anlarımızı yaşayabildiğimiz bir eşlikçidir.

Melankoliyi kadına özgü bir halmiş gibi algılayamayız ancak “kadınsı” veya “dişil” bir hal olarak nitelemek doğru olacaktır. Çünkü eril nitelikler hep eylemdedir, yapandır eril, durup melankolisini yaşayacak hali olmaz. Ayrıca fiziksel gerçeğimizin; her ay regl oluyor oluşumuzun ve bedensel sıvılarla daha fazla iletişim kurmak durumunda oluşumuzdan da bahseder kitap. Hormonlarımız düzenli bir döngüde değişip dururlar, bir ayın iki bölümünde bambaşka ruh hallerine bürünebiliriz.

Bu ruh hallerine bürünürken ise kendimize zaman vermek zorundayızdır. Doğamız gereği buna mecbur bırakılırız, kaçış yolu yoktur. Ve hormonların, ayın fazlarının bizi ele geçirdiği zamanlarda ne kadar teslim olursak o kadar kolayca geçeriz sürecin içinden.

Melankoli, yaşamı duyumsayabildiğimiz nitelikleri içinde barındırır. Sürekli uyuyan bir insana melankolik demeyiz mesela; melankolik insanların sanatsal yanları dikkatimizi çeker.

Bir şiirle, resimle, dramatik bir sözle veya bir melodiyle, gökyüzünün griliğiyle; ama mutlaka bir anlatıyla ve duyuyla ilişkilidir melankoli.

Kimi insanın melankoliden beslendiğini söylemek yanlış olmaz. “Keder, tada dönüşür; özlediğime gerçekten kavuşmak istediğimden kim emin olabilir ki?” yazar kitapta. İnsan durup dururken yaratmak istemez, bizi yaratıma sürükleyen bu melankoli anlarımızdır. Çünkü melankolinin içinde donamayız, melankoli durgundur ama ölü değildir. Depresyondan en büyük farkı budur belki de.

Mutluluğun ulaşmamız gereken tek duygu olduğunu fikrini bıraktığımızda melankolimize kucak açabilmeye başlarız. Melankoliye kucak açmak, onu olduğu gibi kabul edip deneyimlemek; melankolinin görevini yapıp bizi terk etmesine, sonra yeri geldiğinde bizi yine bulmasını sağlayacaktır.

Elbette ki melankoliye tutunalım demiyorum, tıpkı coşkuya, mutluluğa tutunamadığımız gibi. İçimizdeki dalgaların her rengini, her birini ayrım yapmaksızın deneyimlemek ve hakkını vermek… Melankoli kadın mıdır bilmem ama, bütün duygulara ve insanlığın her haline “olur” diyebilmek kesinlikle dişil bir tutumdur. Dişil enerjide ayrım yapma becerisi yoktur, biri diğerinden iyi ya da kötü değildir.

Melankoli de, tıpkı mutluluk gibi bize verilmiş bir hediyedir.

Bu hediye bizi yüzeysellikten kurtarır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir