Sezmek Nedir?

Yaşamımızın büyük parçasını oluşturan ancak genellikle ya anlamından başka yerlere götürmeye çalıştığımız, abartmaya meylettiğimiz ya da düşüncelerle arasındaki farklı ayırt edemediğimiz sezgi yeteneğimize göz atalım birlikte, kelimelerin el verdiği kadar.

Daha önceki yazılarımda ve özellikle “Bilmek nedir?” yazısının altında, bilme’nin sadece rasyonel akla indirgenemeyeceğini ve aslında tüm insani kabiliyetlerimizin bütününü içerdiğinden bahsetmiştim: sezgi, hisler, duygular, güdüler, duyumsamalar ve belki de ötesi… Bunların arasında genelde düşüncelerimizi tanımlamakta, isimlendirmekte ve ifade etmekte biraz daha kolaylık buluruz ancak bilhassa sezgilerimizi hem anlamlandırmak da hem de dile dökmekte oldukça zorlanırız. Oysa Türkçede günlük hayatta sık sık sezme haline ithafen cümleler kurarız.

Aslında kendi dilimizde genelde “sezdim” ifadesinden ziyade “hissettim” tanımını kullanırız, hissetme kelimesi içimizde beliren ve bilişsel olarak net algılayamadığımız her yanımız için paket program halinde kullandığımız bir kelime aslında. İngilizce’de feeling olarak yer alıyor hissetmek, sezgiler ise intuition olarak çevriliyor, yine de intuit denilse de “I have a sense of…” yani “Şöyle bir duyumsamam var…” gibi sözel ifadelerle de belirtilir durumda. Eminim başka dillerde çok çeşitli yaklaşımlar ve karmaşalar mevcuttur bu kelimelere ilişkin. Bu yanlarımızı: Yani tam olarak tanımlayamadığımız, netleyemediğimiz, birbirinden ayıramadığım için genelde aklımızın erdiğinin dışında kalan bölümün hepsi hismiş gibi bakıyoruz.

Gelin, önce sezgilere bakalım.

Herkes sezebilir mi?

Aslında sezme kavramını bilimsel olarak açıklamayı deneyenler olmuş. Genel olarak “Onun iyi biri olmadığını sezdim, şunun şöyle olduğunu sezdim öyle yapmayalım.” gibi gibi sezgilerimizi kullanarak belirli eylemlere gireriz ya da girmeyiz. Kimi insan sezgi’nin özel bir yetenek olduğunu ve geleceği gören ya da bir ortamda olmakta olan olayların gerçeğini sezebilen birtakım mistikler olduğunu düşünür. Belki de bazı insanların belirli sebeplerden sezme yeteneğinin gelişkin olduğu doğrudur, açıkçası bunu tam bilmiyoruz (bilmek nedir ?:) ) ancak insanın hamurunun hemen hemen aynı insani yetilerle donatıldığını biliyoruz,

Sadece kimimiz, sezgilerini daha fazla pratik ediyor.

Çoğu insan, sezgilerini düşüncelerinden ayırt edemez, bazı insanlar sezginin varlığını reddeder ve onu açıklamaya çalışır,  böylelikle sezgilerine erişemezler.

Kimi insan ise bir şeyler deneyimler ama isimlendiremez, kendine saklar ya da reddeder. Sezgiler erişimi insanlık tarafından komplikeleştirilmiş bir hayatta kalma ve hayatı anlama parçalarımızdan biri. Genellikle hayatı bilişsellikle yorumlama yanlısı olan kişilerin çoğunun günlük yaşamında sezgilere, duygulara ve hislere yer olmadığı söylenir. Eminim bu genellemelerin dışında birtakım tutumlar vardır ancak bilimde kognitif becerilerimiz dışındaki bilgilere çok yer olmadığı algısı hakimdir, buna katılmıyorum ve

İnsanın sezgilerinin o istese de istemese de bir şekilde arka planda çalıştığını düşünüyorum.

Sezmek rasyonel akılla nasıl açıklanır?

Sezmeyi mantığımızla şu şekilde açıklayabiliriz: Bir alan ya da konuya dikkatimizi fazlaca veriyorsak, onun hakkında okumalar, deneyimler, ilişkilenmeler, fikirler, yazmalar, algıda seçicilik tarafından yönetilen gündelik pratikler, bilinçsizce dikkatimizin oraya akması…vs spesifik bir konu hakkında aslında çok çok fazla veri topluyoruz. Aslında bu verilerin bir kısmına rasyonelliğimiz aracılığıyla erişimimiz var fakat bir kısmını ise bilinçdışı bir şekilde bir nevi yutuyoruz. Bilhassa bu bilinçdışı veri yutma eğilimi deneyimlerin içinde daha aktif çünkü bire bir eylemin içinde ya da bir başkasıyla ilişkilenmede bilinçdışımız yalnızca okumaktansa çok daha alanda çalışıyor. Aslında beyni de tam olarak çözmüş olmadığımız için ve araştırmalara rağmen hala gizemini koruyan bir organ olduğu için, sezme’yi açıklarken tabii ki eksik kalıyoruz.

Yine de bu devamlılık, deneyim ve bilinçli bilinçsiz edindiğimiz verilerle bir süre sonra benzer bir konu ve alanda daha kognitif bir düşünme sürecine girmeden belirli fikirler (ama aslında bunlar fikir değil) edinebiliyoruz. Bunu bilhassa beden odaklı çalışmalarda çok deneyimliyoruz çünkü bedenin anlattıklarını aslında bilişsel olarak değil mantığın dışında kalan bölümlerimizle, sezgilerimizle dinliyoruz.

Yani aslında bol tekrarın ve farkında olmadan bile olsa içinde olduğumuz adanmışlığın getirdiği bir spesifik sezme hali var. Diyelim ki Buse kişisi bir arabanın bozulacağını önden sezemez çünkü en ufak bir bilgim ve ilgim yok, ancak bir insanın dansından o kişinin durumlarını, ihtiyaçlarını sezebilir. (Her zaman dayatma ve koşullanma yaratmamaya dikkat ederek tabii ki.)

Sezgilerimizi açıklamak zorunda mıyız?

İnsanın evrimsel olarak sezme yeteneğinin aktif olduğunu düşünüyorum. Yani bazı bilgiler daha beyne ulaşmadan bedende ve belki bedenin dışında bir sürece girip seziliyor. Bu noktada, aklımız ne kadar çok düşünce paterni üretiyorsa, ne kadar koşullanma ve şartımız varsa, bedenimizden ve varlığımızdan ne kadar kopuk isek sezgilerimizi duymak o kadar zorlaşıyor ve düşündüğümüz bazı yargıları aslında seziyoruz zannediyoruz. Sezdiğini zannedip yargılarına sıkışıp kalan çok fazla insana tanıklık ettim, ayrıca sezgilerini ayırt etmek için uzun uzun bu konuya dikkat kesilen de çok insan tanıdım, kendim dahil.

Meditasyon pratiğiyle vb. sezgilerin açıldığı söylenir. Yani zihnin düşüncelerinin gelip gelmesine izin vermenin, her gün kendinle oturmanın sezgilere erişimi kolaylaştırdığı yönünde nesilden nesile aktarılan ve şu sıralar da bilimsel verilerle desteklenen bir takım doneler var.

Aslında sezgilere erişimi kolaylaştıran aracın sadece meditasyonla sınırlandırılması oldukça kısırlaşmış fikir. Meditasyon bu yöntemlerden biri.

Ve muhtemelen nasıl ki yapılarımız farklıysa, sezgilerimizin açığa çıktığı anların ve alanların da farklılık göstermesi muhtemel. Ayrıca meditasyon bağımlılığı ayrı bir sezgi ilüzyonu yaratıyor, bu konuya sonra geleceğim.

Yaşamı bir deneyim alanı olarak düşünürsek ve hepimizin bir tekamül sürecinde olduğunu varsayarsak, sezgilerimiz bu tekamüldeki en önemli rehberimiz. Ve sezgilerimizin doğru olup olmadığını, daha doğrusu duyduğumuzun sezgilerimiz olup olmadığını sadece meditasyonla değil dene-yanıl yöntemi ile gerçekten idrak edebiliriz. İçeriden bizimle konuşan seslerin, “şunu yap, buradan git, onu dinleme, şu müziği dinle…vb” hangisinin fikirsel bir dayatma, hangisinin sezgilerden gelen bir mesaj olduğunu iyice ayırt edebilmek için içine eylemi dahil edebilmemiz gerekir ki dünyadaki tezahürünü görebilelim. Sezgiler de dahil, eylemle büyüyoruz. Sezgilerimizi anlamak için onların bize söylediklerini eylemlerde deneyerek, bazen sabredip sonuçlarını görerek zaman içinde ayırt edebilmeye başlarız.

Ve sezgilerimizi dinlemek bize kendi otoritemizi dinleme olasılığı sunar. Orada artık açıklamalar biter. Bu, şu andaki kişisel gelişim furyasında empoze edilen “ben ben ben” den daha farklı bir tutumdur, gerçek sezgisel hareketimizde bir başkasına zarar vermeyiz.

Bedeninizin entegre olduğu çalışmalar, yani dans gibi çalışmalar; sanatın da desteğiyle sezgilerinizi ayırt edebilmenize eşlikçi olurlar. Çünkü dans esnasında ya da sanatsal bir aktivitede bir süre sonra bilişsel perdemiz kenara çekilir, biraz daha derinleşmeye başlarız. Ve katman katman derinleştikçe, kendimizi bloklamadıkça da sezgilerimize rastlarız.

Sezgilerimizi duyup ayırt edebildiğimizde ve onlara eylemlerimizi açabildiğimizde ise…

Yaşamaya başlarız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir