Temas: “Aramızdaki Şey”

Temas, hayatımızda çok önemli bir yeri olsa da üzerine çok düşünmediğimiz bir kavram. Ben kendi dans deneyimlerimde teması araştırmakla ilgileniyorum en temelde.

Temas deyince ilk düşündüğümüz, İngilizceye “touch” diye çevrilen dokunmak kelimesi oluyor; ama aslında dokunmak, temasın ne olduğunu tam olarak karşılamıyor. “Dokunmak”; eylem, eril öge, gözle görülür bir yapıyken; “temas”, orada oluşan yeni enerji, bir hal demek; yani dişil bir unsur.

Aslında ben her dokunduğumda temas etmiş olmuyorum. Dolayısıyla her dokunuşa temas demek şekilcilikte takılı kalır. Aynı zamanda dokunmadan da temas etmem mümkün. Eğer dokunduğum yerdeysem, dokunulan da alıyorsa o dokunuşu -burada almanın altını çizeceğim- ve ikimizin arasında yeni bir oluş yeşeriyorsa temas gerçekleşiyor.

Biz insanlar ilk doğduğumuz anda önce en yoğun temasımızdan çekiliyoruz; çünkü annenin karnında, plasentanın içinde sürekli bir temas halindeyken, doğduğumuzda o temastan yoksun bırakılıyoruz. Uzun süre de kendimizi annemizin bir devamlılığı olarak algıladığımız biliniyor. Temasın bilhassa çocukluğumuzdaki büyük etkilerini artık okumak, dinlemek daha yaygın ve kolay neyse ki.

Etiğini sorguladığımız ikiz deneyleri gibi bir sürü klinik çalışma var temas ile ilgili. Örneğin yeni doğmuş bebeklerle yapılan çalışma. Bir grup bebeğe temas etmeden uzaktan kaşıkla mama veriliyor; diğer bir grup bebeğe de onları göğüslerine alarak, yakın temasta bulunarak mama veriyorlar.  Bu çocukların gelişimleri izlendiğinde; temas edilmeden, uzaktan kaşıkla beslenen çocukların ciddi sağlıksal, psikolojik, gelişimsel problemleri olduğu gözlemleniyor.

Temas’a ilişkin bu denli sorgulamalarım somatik diyalog tekniğiyle tanışmamla başladı. Bedensel iletişim temelde kendinle ve ötekiyle teması ele alıyor. İlk kez on sekiz yaşımda somatik diyalog tekniği denediğimde gözlerimin ne kadar dolduğunu ve bunu anlamlandırmakta güçlük çektiğimi hatırlıyorum. Çünkü yaşadığım şey çok gerçek ama gözle görülmezdi. Biz bir insana temas iletisi yolladığımızda; -bu sesle, hisle, bakışla, dokunmayla, sezgiyle olabilir-  ikimizin arasında görünmez iplik oluşturmaya başlıyoruz.

“Asıl oluş”; o ya da ben değilim, “asıl oluş” boşluklardadır yani ikimizin arasında oluşmakta olan bağdır; işte bu bağa temas diyoruz.

Temas; dokunmaktan daha öte, birlikte mevcut olma halidir.

İlişkinin bir kimyasal reaksiyon gibi olduğundan ve ilişki olduğunda iki tarafında mutlaka dönüştüğünden bahseder Carl Gustav Jung. “İki kişinin buluşması, iki kimyasal maddenin teması gibidir: Eğer herhangi bir reaksiyon varsa her ikisi de dönüşür.”

21. yy’da temas anları yaratmak epey zor çünkü temas; sadelik, sadece orada olabilmeyi istiyor. Aynı zamanda temas gerçekleştiğinde kaçınılmaz olarak bir dönüşüm olacağından, kendi güvenli alanımızdan çıkıyoruz. Temas cesareti gereksiniyor. Bir başkasıyla ve onun varlığında kendinle yüzleşebilme cesaretini.

Günümüzün “cool” insanı her nedense bir nevi az temas kuran insandır.

Bu çeşit popüler kültürün bize dayattığı imgelerden sıklıkla paylaşımlarımda bahsediyorum. Bir yalnızlaşmanın bir kılıfa uydurulması gerekirdi ve insanlar şimdi kendi yalnız dünyalarında kendi doğrularıyla şovlarını yapıp paternlerini sürdürebiliyorlar.

Üstüne üstlük günümüzde “temaslıyım” kelimesi başka bir anlama kaydı. Zaten temasın üzerinde düşünmezken, anlamını bambaşka yerlere ittik. Kelime bu kadar bayağılaşmışken; gerçekten temaslı olmanın ne olduğuna tekrar tekrar bakmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Kendimize temasta da başkasına temasta da bedenimizde uyanacak şey her zaman sürprizlidir; önceden bizi hangi duyguya, anıya, geleceğe, boşluğa iteceğini bilemeyiz. Bu bilinmezlik temasın ana unsurudur, yaşamın ana kaynağı.

Sonsuz bilinmezlikte ben, kendimi bilmeye çalışıyorum.

Fakat kendimi bilmeye çalışırken varlığın benden öte; bir temas, aramızdaki şey olduğunu anlayabilmek çok değerli. Hakikaten de yaşam, Tomris Uyar’ın kitap başlığı gibi bir deneyim: “Aramızdaki Şey”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir