Travmalar Kurtulmamız Gereken İzler mi?

Travma; sözlük anlamı olarak “dıştan mekanik bir etki sonucu oluşan ve bir organın ya da bir dokunun yapısını ya da biçimini bozan yerel yara.” veyahutcanlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı.” anlamlarına gelir.

Tüm bu açıklamalar; travmayı dış bir etken sebebiyle üzerimizde kalan ve etkilerini pek de hoş hissetmediğimiz deneyimler bütünü olarak ele alabiliriz. Günümüzde tüm bunların, (başa gelen olaylar, şiddet, taciz veyahut anne babadan ilgi görmemek vb. konuların) daha rahat konuşulabilmesi dolayısıyla bu sözcük gündelik dilimizde daha fazla yer kaplamaya başladı. Hatta kendi kendimize tanılar koyma konusunda da kendimizi rahat hissetmeye başladık: “Sanırım bende borderline var, duygu durumum hemen değişiyor. Evet ben borderline’ım.” veya “Evet ben bir cinsel taciz mağduruyum, ömür boyu biri bana dokunduğunda kendimi kötü hissetmem çok normal.” “Şu anda babanla aran kötü olduğu için bana böyle davranıyorsun.” gibi sonsuz varyasyonlu cümleler kurmaya başladık.

Çünkü hiçbir travma yaşamamış hiçbir insan yoktur dünya üzerinde. Yeterince kurcalarsak epey fazla travmaya rastlayabiliriz yaşantılarımızda.

Çünkü hiçbir travma yaşamamış hiçbir insan yoktur dünya üzerinde. Yeterince kurcalarsak epey fazla travmaya rastlayabiliriz yaşantılarımızda. Dışarıdan en “mükemmel” görünen yaşantılarda bile.

Buradaki önemli soru şu: Travmanı anlamak, tespit etmek seni bir yere, çözüme götürüyor mu?

Travmayı anlamak, oraya usulca ışık tutmak hayatımızı destekleyici olabileceği kadar köstekleyici etkiler de gösterebilir. Özellikle sadece okuyarak ve içselleştirmeden edindiğimiz bilgileri kendimize tanılar koyarak benimsersek; aslında kendimize yeni bir travma yüklüyor oluruz. Çünkü insanın kendine yapıştırdığı etiketlerden kurtulması epey zordur. Tüm etiketlerimizin bir ağırlığı olur üzerimizde.

Öte yandan insan kendini tanımlama ihtiyacı da duyar, bir kimlik edinebilmek için. Tam bu noktada travmaları sahiplenme riski başlıyor. Kendimizi tanımladığımız bir travmadan neden kurtulalım ki? Onu taşımayı seçeriz.

Travmayla ilişkimizi nasıl kuracağız?

Beden odaklı terapilerde sorunu hikayelerde değil, bedenin dilinde dinleriz. Hikayeler, kişi tarafından anlatıldığında yoruma ve yaratıcılığa o kadar açıktır ki; sade bir aktarım yapılması neredeyse mümkün değildir. Bir olayı deneyimleyen üç kişiden olayı bambaşka unsurlarla dinleriz. Bu insan olmanın kaçılmaz bir gerçeği, hepimiz kendi zihin filtrelerimizle algılıyoruz olan biteni.

Elbette hareket de yoruma açıktır, beden de. Yine de sözler kadar süsleyemeyiz hareketlerimizi, gerçeği bize daha yalın ve net bir şekilde iletir. Olan biteni düşünsel süreçlerden daha derin algılarımızla izleriz. Ve soruna odaklanmak yerine, bedenin kendi doğal ritmine (homeostasis’e) çeviririz gözlerimizi. Orada aklımızın tasarlayamayacağı yollar beliriverir birden.

Yani travma yaşantısına saygımızı da yitirmeden, onu yok saymadan; ama onu merkeze koymadan, insan olmanın daha temel bazı işlevlerine yönlendiririz bedeni. Dokunmanın rahatlatıcılığı, hareket etmenin canlandırıcılığı, bağ kurmanın getirdiği dolaysız mutluluk, yaratıcı ifadenin arındırıcılığı, yere basmak, nefes almak, ritmi hissetmek… gibi gibi.

Şimdi hepimiz konuşarak çözebildiklerimize bir bakalım.

Konuştukça daha da eksik kalır travmalar.

Belki de ona başka bir yoldan yaklaşabiliriz.

Ve yaşamda böylelikle ilerleyebiliriz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir