Yürümenin Felsefesi’ne Atıfla

Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir. Daha evvel de söylediğim gibi, Kutsal Tin’e karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.” Friedrich Nietzche, Ecce Homo -Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi, sayfa.17

Sağlıklı olmak; bence daha gerçekçi bir tanımla şu sıralar sağlıklı olmakla karıştırılan “mükemmel ve iyi olmak” adına yaptıklarımızın haddinin hesabının olmadığı bir devirdeyiz. Daha önce defalarca belirttiğim gibi insan ilimlerinin, bilimlerinin kısa özetlerinin çıkarılıp salt sözel data olarak ulaşabilir mecralara aktarılmasının bir toplum farkındalığı yaratmanın yanında zorlayıcı birtakım bedelleri oldu. Bu bedellerin başında kendimizde mütemadiyen bir hata aramak ve sürümümüzü güncelleme ihtiyacı bulunuyor.

İçselleştiremediğimiz bilgilerin altında ezilirken öte yandan kendimizi düzeltilmesi gerekenlerden ibaret zannediyoruz.

Buradan rotayı “Oysa sen olduğun gibi harikasın ve yeterlisin.” şeklinde bir önermeye çevirecek değilim. Bu tür telkinlerin geçerliliği olmakla birlikte; bilinç dışımızda oluşmuş koşullanmaları ‘alt etmede’ fonksiyon göstermediğini defalarca kez deneyimlemişsinizdir.

Düşünce kalıplarımızı dönüştürmek için yalnızca düşüncelerimizle çalışmak bizi bir kısır döngüye sokuyor çünkü oturduğumuz yerden düşündüğümüzde zihnimizi bedenimizin desteğinden mahrum bırakıyoruz.

Beynimiz bedenimizden dışlanmak istemiyor olabilir mi?

Bütün sinir ağlarını bir düşünme eylemi içerisine davet etmek istiyor olabilir mi?

(Kaldı ki zihni üretenin sadece beyin olduğuna dair kesin bir kanıtımız yok, yine de şimdilik öyle varsayalım.)

Bizler hareket ettiğimizde, hareket etmeden önceki halimizle asla düşünüp öngöremeyeceğimiz bir hal’e geçiş yaparız. Oturduğumuz yerde düşünürken hareket etmenin hiçbir manası yokmuş gibi görünebilir, çünkü insan çok çabuk kanar hareketsizliğe. Nörotransmitterlerimizin yarattığı hareket dalgasının içinde kaybolur, gezinir ve yoruluruz. Bu harekete tüm bedenin aktif katılım sağlamak istediğini düşünmeyiz ve bir nevi bedenimizi harekete aç bırakırız.

Bunun için bir suçlu aramıyoruz, teknolojinin bu hızla gelişmesi ve yaşam koşullarımızın iyi tasarlanmış yönlendirmelerle bir yöne doğru aktarılmasının sonucu olarak uyanık kalmadan hareketsizleştiriliyoruz. Böyle bir cümle kurduğumda kişilerin algısında: “Her gün dans edelim, koşalım, coşalım.” gibi bir beklentiymişçesine ağırlık yapabiliyor.

Bir dansçı ve sanatçı olarak; dansa davet etmek ve dansa düzenli alan açmakla birlikte bunun tersine; her zaman basit gündelik hareketlerin davetlisi oldum.

Aslında dans içerisinde de büyük ve gösterişli hareketlerin yanında daha sade, çabasız dışavurumların destekçisiyim.

Gözümüzde büyütmediğimiz, büyük hazırlıklara, makinalara ihtiyaç duymadığımız; bedenimizin her an ulaşabildiği erişilebilir hareketler. Dansa zaman ayıramayan ya da dans etmeyi sevmeyen insanlara da hep “konsere gidin, yürüyüşe çıkın, etrafı derleyip toplayın” gibi gündelik hareketlerin hedeflenmesi gerektiğini anlattım.

Çok saygı duyduğum Bert Hellinger bunları “gündelik edim” olarak adlandırıyor.

Hep büyük, önemli, gösterişli, spiritüel birtakım şeyleri yapmamız gerekiyor telaşı içerisindeyiz. Var oluş oldukça sade, hareket de öyle. Dansımızın, bedenimizin, hareketlerimizin de felsefesini yapabilmeliyiz.

Ve bunu en iyi haliyle hareket esnasında ya da hareketin ardından yapabiliriz. Hareket etmeden önceki sen ve hareket ettikten sonraki sen’in aynı olmadığını birkaç deneyim sonrası zihnini ikna ederek idrak yoluyla kavrayabilirsin.

Bu idrak gelene dek kendini biraz itelemen gerekebilir yine de bir süre sonra artık bedeninin seni alıp yürüyüşe çıkaracağı, bedeninin elinden tutup dansa kaldıracağı günler gelecektir. Tüm bunların amacı nedir? Elbette iyi olmaktır.

Fakat iyi olmayı istediğimizde, iyi olmayı bekleyerek dans ettiğimizde sonucundan memnun kalmayız. Eylemle aramızda çoktan bir çıkar girmiştir.

Eylemin, dansın, hareketin; beklentisiz olması ve bir sonuca ulaşma amacı gütmemesi halinde ise gerçek mevcudiyetinizi hissedersiniz.

“Çünkü bu amaçsız ve sakin yürüyüşler sırasında dünyadan bir şeyler beklemeyi bırakır bırakmaz, dünya da kendini size verir, bırakır teslim olur. Hiçbir şey beklemez olduğunuzda, mevcudiyet için bir takviye, karşılıksız bir lütuf olarak sunulur her şey.” Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi sayfa.75

Her konuda iddialı konuşmam ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim bunu:

Bir yürüyüşte bulacaksınız abartısız huzuru ve bir dansınızdan sonra gerçekten hissedeceksiniz var olduğunuzu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir